Dövüş Kulübü

fight1

Chuck Palahniuk olmasaydı…

Hiç şüphe yok ki Fight Club, üzerine çok şey söylenebilecek, hem içeriği hem de görselliği bakımından uzun uzun anlatılabilecek bir film. Ancak bu hikayenin perdeye düşüşünden öncesi o kadar önemli ki, böyle bir girizgahı şart kılıyor. O başarının ardındaki bir numaralı isim filmin uyarlandığı kitabın yazarı Chuck Palahniuk. Yazar, Oregon Üniversitesi’nde gazetecilik eğitimi almış olsa da kitabı yazdığı dönem geçimini bir şirkette otomobil tamirciliği yaparak kazanıyordu. 1996 yılında üyesi olduğu bir edebiyat grubu çerçevesinde ilerde Fight Club’a dönüşecek olan Project Mayhem (Kargaşa Projesi) adlı kısa bir hikaye yazdı. Hayata umursamaz ve biraz da alaycı bakışı kendi yazdığı bu kitabın film olarak kazandığı başarıyla kendisini de bir yazar olarak zirveye taşıdıktan sonra kitabın yazım aşamasına ilişkin cümlesinde de kendini açığa vuruyor: “Romanı tamircilik yaparken yazdım, kendimi meşgul etmek ve zaman öldürmek için…”
İlk dönemler kitapları yayınevleri tarafından geri çevrilen bir yazarın günün birinde kitleleri peşinden sürükleyecek, etkisi yıllarca geçmeyecek bir filmin arkasındaki isim olacağı kimsenin aklına gelmezdi diyemeyiz çünkü bu tarz başarı öyküleriyle çok sık karşılaşıyoruz. Ancak Palahniuk’u diğerlerinden farklı kılan bir taraf var, o da eleştirdiği pisliğe bulaşmaması. Sahip olduğumuzu sandığımız “şey” lerin bir süre sonra bizim için yük haline geldiğini, sahiplik kavramının yön değiştirdiğini ve kişinin eşyaya mahkum olduğunu söyleyen yazarın evinde uzun yıllardır televizyon bulunmaması ve ne kadar para kazanmış ve sosyal statü değiştirmiş olsa da mütevazı yaşamından ödün vermemesi bunun en açık kanıtı. Bu noktada böyle bir filme ilham kaynağı olan kitabın yazarını kendi cümleleriyle daha iyi tanımak adına bir alıntı yapmak şart oluyor:

“Yaptığın iş değilsin… Cüzdanındaki para, sırtındaki üniforman ya da sana bugüne kadar değer verilmesini sağlayan diğer özelliklerin. Aslında bunların seninle hiçbir ilgisi yok… Kendini saydam ve her an eriyebilecek bir kar tanesi gibi güzel ve eşsiz mi hissediyorsun? Sen aslında hiçbir şeysin. Çünkü sahip olduğun varlıklar gün gelip sana sahip olmaya başlarlar. Sonra ne mi olur? Önce uyuyamamaya başlarsın. Ardından çevrendeki her şeye yabancılaşmaya… Ve Tyler Durden ile tanışırsın. Tyler’ın her zaman inanmaya hazır olacağınız ve istek duyacağınız bir planı vardır. Aslında gördüğünü zannettiklerinin görülmediğini ve sandıklarının da apaçık ortada olduğunu fark edeceksin…”

Yazardan yönetmene…

Edebiyat uyarlamaları her zaman risk taşır. Okurun beynindekiyle sizinki örtüşmezse ki, bu ihtimal çok yüksektir, kötü bir uyarlama yapmış ilan edilirsiniz. Oysa bundan normal ne olabilir ki? Herkesin farklı bir hayal dünyası vardır ve tabii ki herkes anlatılanları farklı şekilde hayal edecektir. O halde başarılı sıfatını kullanabileceğimiz uyarlamalar sadece okurun imajinasyonuna en çok yaklaşabilen örneklerdir diyebiliriz. Palahniuk’un tüm kitaplarında okuyucuyu bekleyen o farklı evren bu kitapta ve dolayısıyla filmde de var. İlginç karakterler, onların tuhaf işleri, alışkanlıkları ve ilişkileri. Olan bitene vurdumduymaz diyebileceğimiz bakış açısına rağmen inceden yapılan sistem eleştirisi. Bu noktada senaryoyu yazan Jim Uhls’un adını da anarak başarısı Fight Club’dan önce de tescillenmiş yönetmen David Fincher’a geçelim. Film kitapla karşılaştırınca farklılıklar taşısa da bu farklılıklar nerdeyse yok denecek kadar az. Yönetmen faktörü de burada devreye giriyor. Böyle bir filmde kurgu çok önemli ve film bu anlamda o kadar başarılı ki, yazar Palahniuk bile filmin kurgulanmış ilk bölümlerini izlediğinde şaşkınlığı gizleyememiş. Kitabı okuyan birçok insan gibi o da, neredeyse kitaptan daha güzel bir film çıktığı düşüncesine kapılmış.

Bir ben vardır bende, benden içeri

Bir tane mi acaba gerçekten, yoksa Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu’nda yüzlerce aynada yüzlerce kendisini gören kahramanı gibi yüzlerce kişilik mi var içimizde? Çok farkında olmasak ya da itiraf etmekten korksak da hepimiz hayatımız boyunca o kişiliklerden bir tanesini görünür kılma çabası içinde kendi kendimizle kavga eder dururuz. Günlük hayatın sıkıntıları, bağırmak isteyip de bağıramamak, bizi sinirlendiren ya da üzen şeylere içimizden gelen tepkileri verememek gibi durumlar içimizde şiddet biriktirir. Kavgalarımız belki Fight Club’daki gibi somut anlamda yüzeye çıkmaz ama ruhumuzu yaralayıp dururuz. Biz bu dengeyi kurmaya çalışaduralım, Anlatıcı bunları birebir yaşar, tabii kavgasının kendisiyle olduğunu anlaması biraz geç olur. Öyle ki bir çeşit Dr. Jeykll, Mr. Hyde durumu yaşanmaya başlar. İçinde biriktirdiklerini dışa vuracak bir ortam bulur bulmaz adeta canavarlaşır. Susup sabretmek mi iyi yoksa ne varsa dışa vurmak mı bilinmez ama galiba çoğumuz gibi Anlatıcı için de orta yol diye bir şeyin mümkün olmadığı, olamadığı kesin olan tek şey.

fight2

Yaşadığı her ne kadar psikolojik bir rahatsızlık gibi görünse de işin temelinde kişinin kendisini tanıyamaması durumu yatıyor. Çünkü o kadar önemli ki günlük dertlerimiz! Uykumuzu boş şeyler için kaçırmakta üstümüze yok. Anlatıcı da bu anlamda içimizden biri. Uykusuzluğuna çare olarak çeşitli derneklere üye olan, başkalarının mutsuzluğunu kendisine dert edinerek kendi hayatında yolunda gitmeyen her şeyden kaçma çabası içinde bir “kaybeden”. Fight Club’ın, “sözde modern” kapitalist hayatın kendine bile yabancılaştırarak yalnız kıldığı bu çaresiz insanlara olan ironik bakışı asıl mevzumuz. Bu insanlar –yani bizler!- çareyi bir şeyler ama sürekli, durmaksızın bir şeyler yapmakta, acılarını unutmak için kendilerine hediyeler almakta yani tüketim çılgınlığına kapılmakta arıyorlar. Ama gece eve döndüklerinde yine yalnız yatıyorlar ve hiçbir şey çözülmüyor. Herkesin hayatına bir Tyler Durden lazım belki de. Riskten, kırılmaktan korkmamak gerektiğini hatırlatan bir öteki ben olmalı. Aslında var ya, belki de ortaya çıkarmayı bilmek lazım ya da yüzeye çıkmasına izin verme cesaretine sahip olabilmek. Anlatıcı bunu çok da bilinçli bir şekilde yapmıyor ya, acılar doyum noktasına ulaştığında kendiliğinden geliyor Tyler Durden. Bir şekilde özgüven sahibi bir adam olduğunu açığa çıkarıyor. Başkasından yardım aldığını sanırken aslında ihtiyacı olanın kendisinde zaten var olduğunu geç de olsa anlıyor.

“Nasıl Tyler oldum?”

“Anlatıcı” (Edward Norton) bir otomobil şirketinde eksper olarak çalışmaktadır. Görünürde her şeye sahiptir, kapitalist düzenin bizlere sunduğu her şeye… Evindeki eşyadan üzerindeki giysilere kadar her şeyi birinci sınıftır. Ama bir “şey” vardır olmayan, Anlatıcının henüz keşfedemediği, onu uykuya küstüren bir “şey”. Ve o şeyin çok uzağında, çektiği uykusuzluk problemini çözmek üzere gittiği doktor onu ilaçlarla tedavi etmeyi reddedip başka bir çözüm önerince serüveni başlar. Kanser hastalarının çektiği acıları paylaşmak için kurulmuş, gece konuşmaları yapılan bir çeşit terapi derneğine üye olur. Herkes onu da hasta zannediyordur: “Ve sonra bir şey oldu, kendimi bıraktım. Bu çok iyiydi. Unutulmuşlukta kaybolmak… Karanlık, sessiz ve tamamen. Özgürlüğü bulmuştum. Bütün umudunu kaybetmek özgürlüktü.” Orada geçirdiği ilk gece bu cümleler dökülür dudaklarından. Ve kendi deyimiyle “hiç konuşmayınca sanki anlatılamayacak kadar kötü durumdaymış” izlenimi yaratır. Yine modern insanın kırıcı bencilliğiyle karşı karşıyayız. Anlatıcı, acılarını paylaştığı gerçek kanser hastalarına sarılıp ağlarken onları kendi derdine deva olarak kullanır aslında. Öyle ya da böyle uykusuna tekrar kavuşur ama bu defa da derneklere bağımlı olmuştur. Haftanın her günü için farklı bir derneği vardır artık. Böyle bir bağımlılık sahibi olsa da her şey yolunda gibidir, ta ki Marla (Helena Bonham Carter) gelinceye kadar. Anlatıcı onun da kendisi gibi rol yaptığını anlar ve kendi yaptığını meşrulaştırabiliyorken onu suçlar. O varken konsantre olamaz çünkü.

Anlatıcı: İnsanlar öldüğünü sandıklarında seni gerçekten dinlemeye başlıyorlar.
Marla: Sadece kendi konuşma sıralarının gelmesini beklemek yerine dinliyorlar.

İkili arasındaki bu diyalog ne kadar içler acısı halde olduğumuzu bir kez daha hatırlatmıyor mu? Sonra günler paylaşılır. Bu arada Fincher’ın, izleyiciyi Tyler Durden’a (Brad Pitt) hazırlayışı Anlatıcı’nın kabus gibi geçen günlerini anlattığı filmin bu ilk sahnelerinde başlar. Tıpkı Tyler’ın gece makinistlik yaptığı sinemalarda aile filmlerinin arasına pornografik kareler ya da sesler eklemesi gibi o da Anlatıcı’nın hikayesini anlatırken araya Tyler’lı kareler ekler. Ve bir gün bir iş seyahati için bindiği uçaklardan birinde “tek servislik” en ilginç arkadaşı olarak Tyler’ı kanlı canlı devreye sokar. Tyler bir sabun üreticisidir ki, bunun da film içinde bir anlamı var. Herhangi bir iş yapıyor olabilirdi ama sabun üretiyor. Çünkü günümüz toplumunun kirlenmiş, kirletilmiş insanlarına en başta da Anlatıcıya ihtiyacı olan arınmayı verecek sembolik bir madde sabun. Bunu da yine günümüz toplumunun açgözlü insanlarının fast-food çılgınlığı, düzensiz yemek ve yaşam alışkanlığı sonucu oluşan fazlalıklarından kurtulmasını sağlayan liposuction çılgınlığından artan yağlarla yaparak çirkinlikten güzellik, kirli olandan temiz bir şey çıkarmaya çalışıyor.

fight1

İş gezisinden dönüşünde sahip olduğu her şeyini yani evini ve içindekileri bir yangında kaybeden Anlatıcı bir sebepten (!) yeni tanıştığı bu yabancıyı arar. Ve sarhoşken gerçek duyguların ortaya çıktığına dair bir söylem yerini bulur ve kısa sürede neredeyse ülkeyi saracak olan Fight Club çılgınlığının tohumları o gece atılır. Anlatıcı, dairesini kaybettiğinde “Sadece her şeyimizi kaybettiğimizde her şeyi yapmaya özgürüzdür” cümlesiyle farkında olmaksızın yüzleşir. Çünkü orayı, oradaki pahalı eşyasını, giysilerini her şeyi sanmasına rağmen yine de bir türlü “tam” olamaz, hepsinden kurtulduğundaysa artık kaybedeceği bir şey kalmaz ve dolayısıyla gerçek benliğini ortaya çıkarabilecek cesarete sahip olur. Ancak özgürlükle tanışıklığı kolay üstesinden gelebildiği bir şey değildir. Her şeyi olduğu gibi kabullenmese de hoşuna gitmiyor da değildir. Olmak istediği insan olmak acı verir çünkü alışkanlıklar, genel normlar vardır ya da olması gereken kişiden uzaklaşmak o kadar kolay değildir, çünkü 30 yaşına kadar biriktirdiği maddi-manevi her şeyi bir anda terk etmesi gerekir.

“Çok sinirleniyoruz”

“…Hepimiz televizyonlarda görüyoruz… İnanıyoruz ki bir gün hepimiz milyoner olacağız… Ve film tanrıları ve rock tanrıları… Fakat olamayacağız. Yavaşça bunu öğreniyoruz. Ve çok sinirleniyoruz.”
Tyler Durden’ın kulüp üyelerine hitaben yaptığı bu konuşma Fight Club’ın oluşum amacını kısa ve net bir şekilde özetliyor. Sinirleniyoruz ve bunu boşaltacak mecramız yok, kulüp üyeleri belki de bu yüzden bağımlı oluyorlar. Manevi anlamda çekilen acıları azaltmak adına bedenlerine zarar veriyorlar. Öyle ya beden iyileşiyor bir şekilde ama ruh yaralarını sarmak çok daha zor. Bir çeşit boşalma, deşarj olma yöntemi. İçimizden kaç kişi sinir anlarında kafasını duvarlara vurmamış ya da en azından bunu yapmayı aklından geçirmemiştir? Çok sinirlendiğinizde veya acı çektiğinizde hırsınızı alabileceğiniz bir şey yoksa etrafınızda, kendinizden ya da en yakınınızdakinden çıkarmak istemediniz mi hiç? Sonrasını düşünmeyecek kadar hırslanmadınız mı?
İşte Dövüş Kulübü bunu yapmaya gerçekten ihtiyacı olanların toplandığı bir dernek olur. Ancak kulübün “ilk iki” kuralı yani böyle bir kulübün varlığından hiç kimseye bahsetmeme kuralı delinince bir sürü eyalette yeni dövüş kulüpleri açılmaya başlar ve Tyler Durden da artık bir nevi peygamber hatta efsane konumuna gelir. Çünkü insanların onları peşinden sürükleyecek bir şeylere ihtiyacı vardır. Kendi kimliğinizin hiçbir önemi yoktur, biri sizin yerinize düşünür ve size sadece onun söylediklerini yapmak düşer. Ve siz de her zaman olduğu gibi bundan memnun olduğunuzu zannedip mutlu numarası yapmaya devam edersiniz.

İpler kimin elinde?

Anlatıcı daha önce de bahsi geçtiği gibi bir süre sonra bambaşka bir insan olur, hem hayata bakışı, hem sosyal hayat içindeki rolü değişir. Artık müdürüne kafa tutabilen, farkında olmasa da bir kadınla yakınlık kurup onu incitebilen, insanlara bağırıp onları peşinden sürükleyebilen biri olmuştur. Tabii bunların çoğunu Tyler kimliğiyle yaptığı ve bunun farkında olmadığı için karanlık tarafına biraz da kıskançlıkla bakar. Marla’yla cinselliğe dayalı bir ilişkileri vardır ve aslında Tyler çok defa ona, kendisinin kim olduğuna dair ipuçlarını verir. Mesela; Marla’yla kendisi hakkında asla konuşmaması gerektiğini söyler ama Anlatıcı’nın bunun sebebini anlaması biraz uzun sürecektir. Sonra çantalarının aynı olması, babalarıyla olan ilişkilerinin benzerliği gibi detaylar Anlatıcı’ya “anla artık” der gibidir. Bu arada kulüp bir süre sonra Tyler’a yetmemeye başlayınca o da başka eylemlere başlar. İnsanları ölüme hazırlayıp ertesi gün hayatlarının en mutlu günü olmasını sağlamaya çalışmak gibi. Sonra evinde bir çeşit hizmetliler ordusuyla yaşamaya başlar. Ve bir noktadan sonra ipler artık Anlatıcı’nın elinde değildir ve olanlar rahatsız edici noktaya gelir. Tyler’ın aslında kendisi olduğunu fark ettiğindeyse onun yaptığını sandığı her şey gözünün önüne gelir, Marla’yla olan ilişkisi, kendi evini kundaklaması, kendi kendine vurması… Her şey açıklığa kavuşsa da Tyler’dan kurtulmak o kadar kolay olmaz. En büyük eylemleri gerçekleşmek üzeredir. Bir çeşit terörist saldırı… Kapitalist sistemin en büyük kalelerini havaya uçurmak üzeredirler. Marla geldiğinde ufkunu açan tarafını, Tyler’ı öldürmeyi başarmıştır. Kısa bir süre sonra The Pixies’in o anın anlam ve önemine çok uygun şarkısı ‘Where Is My Mind’ eşliğinde kulelerin havaya uçuşunu izlerler. Sahi, “aklımız nerede?”

fight1

Karmaşayı uyum içinde anlatabilmek…

Fight Club insan ruhunun karmaşıklığından yola çıkıp bunun günlük hayata yansımasını sağlam kurgusu sayesinde kendi içinde yakaladığı uyumla anlatıyor. Kendimizle olan kavgamız dizginlerin kimin elinde olduğuna karar verene dek hiç bitmez. Başkalarıyla olan ilişkilerimizde de dizginleri birilerinin eline verip vermemeye karar verene kadar savaşırız. Tabii “bu savaş biter mi” sorusuna cevap vermektir zor olan. Anlatıcı Tyler’ı bulduğunda veya ondan kurtulduğunda kendini bulup aydınlığa kavuşuyor mu gerçekten?

Bir de filmin ötesinde bir not: Bir sinema filmi için uzun süre çoğu zaman izleyiciyi sıkma riskiyle karşı karşıyadır. Ancak Fight Club, 139 dakikalık süresine rağmen başarılı anlatım diliyle sıkmak bir tarafa hiç bitmesin istediğimiz bir film olmayı başardı. Fight Club gibi –en azından konu itibarıyla- bağımsız çıkışlı bir filmin böyle geniş bir kitleye hitap edip herkesin sevgisini kazanması ayrı bir başarı. Yani film, popcorn sineması izleyicisine de kendini sevdirmeyi başardı. Bu noktada akıllara bir soru geliyor: Acaba bu film düşük bir bütçeyle, ismi çok da bilinmeyen bir yönetmenle, Brad Pitt, Edward Norton gibi popüler oyuncuları barındırmaksızın çekilseydi aynı başarıyı kazanır mıydı? Belki yine gerçekten çok iyi bir film olurdu ama bu kadar izleyiciye ulaşamazdı muhtemelen. Sinema tarihinde zamanında ismi pek de bilinmeyen yönetmenlerin çektiği ve çok az izleyiciye ulaşan, sonra Hollywood çevrimi olarak piyasaya tekrar sürüldüğünde başarıyı yakalayan ya da adından söz ettiren yapımlara hiç rastlamamış değiliz. Aç Gözünü (Abre Los Ojos)-Vanilla Sky örneğinde olduğu gibi. Tom Cruise yapımcı Cameron Crowe yönetmen olunca herkes izliyor da filmi çektiği yıllarda henüz tanınmayan bir yönetmen olan Alejandro Amenabar çekince neden aynı şey olmuyor? Bu da aslında cevabı çok belli olsa da tartışabileceğimiz bir mevzu ama tartışamayacağımız tek şey Fight Club’ın başarılı bir ortaklık sonucunda sinema tarihinin en sıra dışı uyarlamalarından biri olduğu.
Dilek Aydın

Techcrunch Crunchies 2008 ödülleri sahiplerini buldu

Her sene Internet üzerindeki en başarılı ve yenilikçi uygulamaları seçen ve ödüllendiren Crunchies ödülleri 2. kez sahiplerini buldu.

Genel olarak pek de yabancısı olmadığımız servisler doğal olarak ödüllerini aldılar. Kategoriler daha spesifik olabilirdi, bu halleriyle çok geneli kapsıyorlar ve dolayısıyla daha çok kullanıcısı / çevresi olanlar ödülleri toparlıyor.

En iyi uygulama veya servis

  1. Google Reader (kazanan)
  2. MySpace Music (ikinci)
  3. Get Satisfaction
  4. Minted
  5. Meebo
  6. Yelp

En iyi teknoloji yeniliği

  1. Windows Live Mesh (kazanan)
  2. Facebook Connect (ikinci)
  3. Google Friend Connect
  4. Google Chrome
  5. Swype
  6. Yahoo BOSS

En iyi tasarım

  1. Cooliris (kazanan)
  2. Animoto (ikinci)
  3. Friendfeed
  4. Infectious
  5. Lala
  6. Sliderocket

En iyi desteksiz startup

  1. GitHub (kazanan)
  2. 12seconds.tv (ikinci)
  3. BackType
  4. Socialcast
  5. StatSheet

Dünyayı daha iyi bir yer yapanlar

  1. GoodGuide (kazanan)
  2. Kiva (ikinci)
  3. Akoha
  4. Causes
  5. CO2Stats
  6. Better Place

En iyi kurumsal girişim

  1. Amazon Web Services (kazanan)
  2. Google App Engine (ikinci)
  3. Force.com
  4. Yammer
  5. Zoho

En iyi uluslararası girişim

  1. eBuddy (kazanan)
  2. Wuala (ikinci)
  3. Fotonauts
  4. OpenX
  5. Vente-privee

En iyi temiz teknoloji girişimi

  1. Project Frog (winner)
  2. Better Place (ikinci)
  3. Boston Power
  4. ElectraDrive
  5. Laurus Energy

En iyi yeni teknolojik alet

  1. iPhone 3G (winner)
  2. Android G1 (ikinci)
  3. Ausus EEE 1000 Series
  4. Flip MinoHD
  5. SlingCatcher

En iyi alt site/uygulama

  1. Tap Tap Range (kazanan)
  2. Texas Hold Em (ikinci)
  3. Mob Wars
  4. iBowl
  5. Zivity

En iyi mobil startup

  1. Evernote (kazanan)
  2. ChaCha (ikinci)
  3. Posterous
  4. Qik Skyfire
  5. Truphone

En iyi mobil uygulama

  1. imeem mobile (kazanan)
  2. Google Mobile Application (ikinci)
  3. Pandora Radio
  4. rolando
  5. ShopSavvy
  6. Ocarina

En başarılı startup girişimcileri

  1. Evan Williams, Jack Dorsey, Biz Stone (Twitter) (kazanan)
  2. Paul Buchheit, Jim Norris, Sanjeev Singh, Bret Taylor (FriendFeed) (ikinci)
  3. Linda Avery and Anne Wojcicki (23andMe)
  4. Michael Birch and Xochi Birch (Bebo)
  5. Robert Kalin (Etsy)

En başarılı startup CEO

  1. Mark Zuckerberg (Facebook) (kazanan)
  2. Jason Kilar (Hulu) (ikinci)
  3. Tony Hsieh (Zappos)
  4. Elon Musk (SpaceX)
  5. Andy Rubin (Android)

2008'in en iyi yeni startupları

  1. FriendFeed (kazanan)
  2. Dropbox (ikinci)
  3. GoodGuide
  4. Tapulous
  5. Topsin Media
  6. Yammer

2008'in en iyi startupları

  1. Facebook (kazanan)
  2. Twitter (ikinci)
  3. Amazon Web Services
  4. Android
  5. hulu
Kaynak: SiberKültür

Cinemascope ocak ayında digital ortamda!

Cinemascope dergisinin Ocak 2009 sayısı dijital ortamda! Genel yayın yönetmenliğini Tayfun Şahin’in üstlendiği, aylık sinema dergisi Cinemascope, ilk perdesine yer verdiği “Sinema ve Din” dosyasına bu ayki sayısında kaldığı yerden devam ediyor: Sinema ve Din Perde 2!

Cinemascope, ilk perdesine yer verdiği “Sinema ve Din” dosyasına bu ayki sayısında kaldığı yerden devam ediyor: Sinema ve Din Perde 2!

Dosyada sinemasına yıllarca hizmet etmiş yönetmen Mesut Uçakan ile yapılan söyleşi yer alıyor. Ayrıca geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz önemli bir yönetmenin Ingmar Bergman’ın “Kutsal Ayin Konukları” filmine tutuluyor. Dosya kapsamında “Türk Sinemasında Hoca Tiplemeleri” ve “Sinemayı Dinleştirmek” incelemeye değer diğer konular arasında. Sinema ve din deyince son zamanlarda akla ilk gelenlerden biri olan “Takva” filmi enine boyuna ele alınırken, filmin senaristi Önder Çakar’a da bir söyleşiyle yer veriliyor. “Çağrı” ve “Ömer Muhtar” filmlerinin unutulmaz yönetmeni Mustafa Akad’sa Hollywood’daki izi ve yeri bakımından inceleniyor. Ayrıca ruhani lider Gandhi’nin sinemadaki yansımalarının ele alındığı “Bir Film Bir Hayat”sa dosyaya farklı bir boyut kazandırıyor.

Derginin “Vizyon Söyleşi” kısmında en son “Güneşin Oğlu” filminde birlikte rol alan iki isim; Haluk Bilginer ve Özgü Namal var. İki sevilen oyuncu, birbirinden bağımsız iki sohbet… Tabi ki ana konu yine sinema.

Derginin derinlikli köşesi “Sinema Koyu”nda “Sinemanın Aktığı İki Nehir” başlığıyla sinemaya felsefik açıdan yaklaşımlar devam ediyor. Belgesel film yapımcısı Orhan Tekeoğlu ile Karadeniz’in Karadeniz gibi hırçın yaşamlı kadınları üzerine yapılan söyleşi ise derginin ilgiyle okunacak bir başka konusu.

Digital Film Academy, “Meslek Olarak Sinema”yı anlatırken; dergide Cinemascope ve Digital Film Academy’nin desteğiyle gerçekleşecek olan “2 Sayfa 7. Kısa Film Yarışması”na da yer veriliyor: Senaryonu yaz, filmini çek!

Deniz Akçadoğan’ın yorumlarıyla renklenen “Sinefilin Vizyon Rehberi” yine vizyondaki filmlere ışık tutarken; Murat Akçiçek’in kaleminden çıkma “Pelikült”; karşımıza yorum yüklü, bambaşka bir film karesi çıkarıyor: “Yaratıcılığın Hammaddesi Olarak Kurgu”. Ayrıca 6. İstanbul Japon Filmleri Festivali tanıtımı, If’ten haberler ve daha nicesi Aralık- Ocak sayısında…

Cinemascope Dergisinin Ocak 2009 sayısına ulaşmak için tıklayın!


Beyninizin hangi tarafını kullanıyorsunuz?

Beyninizin sağını mı, solunu mu kullanıyorsunuz? Bir başka deyişle, sezgisel, duygusal, ayrıntılara önem veren biri misiniz, yoksa analitik, mantıklı, aktif ve kazanç odaklı mısınız?

Eğitim sistemleri, kalıplar ve iş dünyası, insanların daha çok sol loblarını kullanmalarını sağlıyor. Yıllarca insanların düşünce kapasitelerini ölçen IQ’ya son yıllarda en az onun kadar önemli duygusal zeka (EQ) kavramı da eklendi. EQ sağ beyni kullanma kapasitemizin en az sol kadar önemli olduğunu ortaya koydu.

IQ ve EQ arasındaki en önemli farklardan birisi, IQ’nuza 7 yaşından sonra yapabileceğiniz hiçbir şeyin olmaması. Ancak sağ beyin kapasitenizi her zaman istediğiniz kadar geliştirebilirsiniz.

Aşağıdaki test, düşünce ve hafıza konusunda dünyanın en önde gelen iki ismi Tony Buzan ve Michael J. Gelb’in görüşleri doğrultusunda hazırlandı. Dahilerin düşünce şekillerinin günlük hayata uygulanabilirliğini sorgulayan iki uzmana göre ‘önemli olan beynin her iki lobunu da etkili kullanabilmek.’

Test bireylerin hali hazırda beyinlerinin hangi bölümlerini daha aktif kullandıklarını saptamaya yarıyor. Her iki lobu da aktif kullanmaları halinde çok daha etkili bir yaşam tarzı sürdürebilmeleri konusunda önemli bir farkındalık sağlıyor.

TEST:

NASIL DÜŞÜNÜYORSUNUZ

Aşağıdaki sorularda a ve b şıklarının toplam puan değeri 5. Bu puanın tamamını bir şıkka verebilir ya da şıklar arasında dağıtım yapabilirsiniz. Yani a: 0 - b:5, a:1 – b: 4, a: 2 – b: 3 vb. Unutmayın! Her soruda 5 puanın tamamını şıklar arasında dağıtacaksınız. 20 soruyu yanıtladıktan sonra a ve b şıklarına verdiğiniz puanları toplayın. Çıkan sonuç sizin sağ ve sol beyninizi hangi oranlarda kullandığınızı ortaya çıkaracak.

1.Ayrıntılı bir düzenleme sisteminiz ve her şey için bir yeriniz var mıdır?
a.Evet
b.Hayır

2.Sınavlarda hangi soru tipini tercih edersiniz/ederdiniz?
a.Doğru / yanlış, çoktan seçmeli, eşleme gibi yorum gerektirmeyen soruları
b.Ucu açık yorum sorularını

3.Bir dans figürü öğrenirken, hangisi öğrenmenizi kolaylaştırır?
a.Öğreteni taklit edip müziğin ritmini hissetmek
b.Figürü adım adım öğrenip uygulamak

4.Bir tiyatro salonu, amfi ya da sınıfa oditoryuma girdiğinizde (başka etkileyen unsurlar olmadığını varsayarsak) hangi tarafa oturmayı tercih edersiniz?
a.Sağ
b.Sol

5.Sık sık önsezileriniz olur mu?
a.Evet
b.Hayır

6.Önsezilerinizi dinler misiniz?
a.Evet
b.Hayır

7.Mobilyalarınızın yerlerini yılda bir kaç kez değiştirir misiniz yoksa aynı düzende kalmalarını mı tercih edersiniz?
a.Değiştirmem
b.Değiştiririm

8.Saatiniz olmadan ne kadar süre geçtiğini tahmin edebilir misiniz?
a.Evet
b.Hayır

9.Kıyaslayacak olursak, hangisini daha kolay anlarsınız?
a.Cebir
b.Geometri

10.Hangisini daha kolay hatırlarsınız?
a.İsimler
b.Yüzler

11.Birisi sizden “Okul” kavramını anlatmanızı istese, duygularınızı çizerek mi yazarak mı ifade etmeyi yeğlersiniz?
a.Çizerek
b.Yazarak

12.Birisi sizinle konuşurken, neye dikkat edersiniz?
a.Sözcük anlamı (söylenen)
b.Vurgu ve duygular (nasıl söylendiği)

13.Konuşurken, ellerinizi ne kadar kullanırsınız?
a.Çok az kullanırım
b.Sürekli kullanırım

14.Masanız / çalışma alanınız;
a.Düzenlidir
b.Gerekebilecek malzemelerle dolu ve kalabalıktır

15.Hangisini okumak size kolay gelir?
a.Ana fikirler
b.Belirgin detaylar

16.Hangisinde daha iyi düşünürsünüz?
a.Otururken
b.Hareket halindeyken

17.Hangi tarz şeyleri söylemek size kendinizi daha rahat hissettirir?
a.Esprili şeyler
b.Mantıklı şeyler

18.Matematikte;
a.Sonuca nasıl ulaştığınızı açıklayabilirsiniz.
b.Sonuca ulaşırsınız ama nasıl olduğunu açıklayamazsınız.

19.Çocuklarla vakit geçirmek;
a.Sorumluluktur
b.Keyiftir

20.Not tutarken;
a.Birden fazla renkte kalem kullanırım
b.Genellikle tek kalem kullanırım

HESAP CETVELİ

(0-5 arasında verdiğiniz puanları “a” ve “b” şıklarının yanına yazın. 5 puanı “a” ve “b” şıkkı arasında paylaştırmanız gerekiyor. Test bitince sütunları toplayın ve beyninizin ne tarafını daha fazla kullandığınızı görün)

Sol Sağ
1. a b
2. a b
3. b a
4. a b
5. b a
6. b a
7. a b
8. b a
9. a b
10. a b
11. b a
12. a b
13. a b
14. a b
15. b a
16. a b
17. b a
18. a b
19. a b
20. b a

BEYNİN İKİ TARAFI NELERİ TEMSİL EDİYOR

Sol Beyin Sağ Beyin
Pozitif Sezgisel
Analitik İhtiyari
Doğrusal İçsel
Kesin Duygusal
Sıralı Şakacı
Sözel Sözel değil
Somut Ayrıntıcı
Mantıklı Görsel-resimsel
Aktif Sembolik
Kzanç odaklı Artistik
Dikkatli Fiziksel
Kusursuz Hareketleri uyumlu
Sistematik Çocuksu
Yazılı harf-rakam Eleştirel değil

Sol lobu baskın olanlar sağ lobu çalıştırmak için ne yapmalı

•Görselleşmeli, hayal kurmalı
•Örneklere bakmalı
•Karşıtları incelemeli
•Vücut dilini ve ses tonunu kullanmalı
•Çocuğun sağ beynine mesaj vermeli
•Empatik olmalı
•Vücudunu hareketlendirmeli

Sağ lobu baskın olanlar sol lobu çalıştırmak için ne yapmalı

•Notlar almalı, yazmalı
•Organize olmalı, önceliklerini belirlemeli
•Fikirleri değerlendirmeli, hedefleri belirlemeli
•Vücut dilini ve ses tonunu kontrol etmeli
•Daha mantıklı olmalı
•Karşılaştırmalı, eleştirmeli
•Sorgulayıcı olmalı, gözden geçirmeli

(*) Test, düşünce ve hafıza konusunda dünyanın en önde gelen iki ismi Tony Buzan ve Michael J. Gelb’in görüşleri doğrultusunda, Management Centre Türkiye (MCT) Şirkete Özel Eğitim Çözümleri Danışmanı Kemal İslamoğlu tarafından geliştirilmiştir

Cübbeli Ahmet Hoca - Prostat